4 Ekim 2011 Salı

Aylak Adam



 
Aylak Adam Yusuf Atılgan’ın çok da kısa sayılmayacak (68 yaş) ömrüne serpiştirdiği iki buçuk romandan biri.. Anayurt Oteli, Aylak Adam ve yarım bıraktığı romanı Canistan.. Anayurt Oteli..Sıkıntılı geçen bir vize dönemi sonunda kendini can havli ile sinemaya atmış toy bir hukuk öğrencisinin başağrısı ve bulantı hissi ile kendini kapı önünde bulduğu film olarak kalmıştır aklında.. Soğuk bir kış gecesidir, Macit Koper, Serra Yılmaz ve tabi ki yönetmen Ömer Kavur sıcak bir hatıra bırakmazlar hatıralarda sağlam bir başağrısı çağrışımı ötesinde.. Ne zaman ki Aylak Adam okunur , Anayurt Oteli sağlam bir temyiz gerekçesi kazanır . Şu yaşımda, aştıklarım ve hala aşamayıp fark ettiklerimle kitabını okumuş olsam ve ardından izlesem filmi sanırım bambaşka düşüncelerle çıkmış olurdum o sinema salonundan..

Aylak Adam yalnızlığın kısa romanı. Yalnızlık ne kadar uzun anlatılabilir ki zaten..Karanlık, küt ve sıkıcıdır..Başkalarınınki de bizim ki de..C, bütün bağlardan ari tekdüzeliğe, alışılmış olana küstahça omuz atarken kızarız ona, çoğu zaman benzer duyguları hissedip aynı tepkiyi veremediğimiz için..Bizi tutsak eden ilişkilerimizi sorgular buluruz kendimizi, tekmeyi basıp gittiğimizi tahayyül ederiz çoğu zaman..Ama yalnızlık korkusu titretir iliklerimize kadar içimizi. Bu korkuyu , bağlarımıza meftun olma kılıfı ile ehlileştiririz..Kendi zayıflığımızdan nefret etmemek için mutlu olduğumuz,aşık olduğumuz zehabına kapılırız, Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur, tamamen öğretilmiş davranış kalıplarını düşüncesizce serperiz hayata, şahsiyet sanarak yokluğu.

C , gerçek, saf aşkı arar. Bütün kaygılara karşı körleştirecek (sevişirken açık pencere sendromu yaşamamak gibi) gündelik olandan uzaklaştıracak (tarihi saati unutturacak) hummalı hali kovalar.. Ama kendisi de o esrikliğe uzaktır. C, “en güzel aşk henüz yaşanmamış olandır” idealizmiyle, kendinden kaçar sanırım. Kafasının karanlık sokaklarında en acımasız kritikler volta atar sürekli..İşin kötüsü bunların büyük bir çoğunluğu yeryüzü ile tanışma fırsatı bulur. C hayal kırıklıklarını, başkaları için hayat kırıklıklarına dönüştürerek, kenti turlamaya devam eder. Istanbul bir oyun alanı, lunapark gibidir adeta , hani neredeyse C için bir Safari parkuru…Hergün biraz daha eksilerek, acıyan yerlerini sağaltıp, yeni yara izlerine doğru yelken acar. Yaralar giderek duyarsızlaştırır aykırı kahramanımızı..

Başkalarından cesaret talep ederiz, gözüpek olmalarını isteriz kolaylıkla…Pervasız müdahalelerde bulunuruz dahil olmadığımız hayatlara… C , B ile karşılaşsaydı ne olurdu sorusu usulca gıdıklar merakımızı.. Aşk evcilleşmeden bir araya getirebilir mi insanları.. Evcilleştiğinde aşk kalmaz mı. Her şeye rağmen bunu denemek isteriz. Cevabının çoğu zaman cehennemi bir acı, hiç geçmeyecek bir sızı olarak bizde kalacağını bile bile..

Ahmet Altan Ten ve Hüzün isimli denemesinde Lermantov’un “Zamanımızın Bir Kahramanı” adlı eserinden bahseder. Peçorindir o kahramanın adı..Hiçbir kadını sevmeyen, ama bütün kadınları kendine aşık etmekten hoşlanan birini anlatır roman... Altan , şanslı bulur Peçorin’i, zira bütün kadınlar onu sever, ona aşık olur, ama o kimseyi sevmez, duyguları çelik gibi zırhlarının içine hapis, dokunulmaz ve yaralanmazdır, İnsafsızdır, kadınları kendine aşık edip kaçar, kendi duygularına yaklaşılmasına bile izin vermez. Çocukluğumun kahramanı bir korkaktı der Ahmet Altan. Ve mutsuzdu. Sevmeden sevilmek, dokunulmadan dokunmak, yaralanmadan yaralamak, acı çekmeden acı çektirmek, zırhlarımızı, akıllarımızı, hesaplarımızı bunları elde etmek için mi kuşanıyoruz? Sorgulamasını yapar…


Görülüyor gerek dünya edebiyatında gerekse bizimkinde “bir yalnız adam figürü” umutsuz ve yorgun dolaşmaya devam eder, aradığının gerçek aşk olduğunu düşünerek, umarak..Kadınlar paylaşırlar, erkekler sakınarak değil ama saklayarak yaşamaya devam ederler…

Şehir yalnızı C’nin her şeye karşı çıkışı gerçek bir başkaldırı mıdır, yoksa teslim olmaya direnen bir korkağın ayak diremesi mi..İlkinin gerçek olmasını dileriz, ama içten içe C’ye karşı duyduğumuz rahatsızlık, ikincisinin gerçeğe daha yakın olduğunu düşündürür bize.. Huzursuzlanırız..

Kitabını okuduktan sonra yolda yürürken ya da herhangi bir şey yaparken kafa içi sesimi C’ye benzettim, C kafama sızmış değildi. Orada bir S sürekli konuşuyordu.. A’lar, D’ler M’ler… Hepimiz görünmeyen konuşma baloncukları ile dolaşıyoruz..Ya da öyle zannediyoruz. Hiçbir şey düşünmeyen insan fikri dehşet verici ,karanlık bir kör kuyuya bakma duygusu yaratıyor.

C aylak adam, ıssız adam, yalnız adam…Yaşadığı alemin sessiz ve karanlık sokakları ürkütüyor bizi..Sessizce kapatıyoruz kitabın kapağını.. Geride bırakıyoruz onu. Karanlık bir rüyadan uyanır gibi ,rahatlama duygusu ile nefesimizi bırakıyoruz.. Eli paketli ,omuzları çökük insanların, sarı sıcak ışıkların aydınlatamadığı, üç oda bir salon yaşamlarına dönüyoruz.  (Safiye-24 Ağustos 2010)